Tekin Karatepe – Leb’i Derya

tekin karatepe

LEB-İ DERYA

 

Eskiden İstanbul’da leb-i deryada yaşanırdı. 2018’in başında kaybettiğimiz, çok sevdiğim bir yazar ve mimar aynı zamanda da bir İstanbul beyefendisi olan Aydın Boysan böyle söylerdi. Leb-i derya, çok müstesna bir söz, günümüzde pek kullanılmıyor artık. Çünkü günden güne uzaklaştı insanlar leb-i deryadan. Lafı fazla uzatmadan, bu şairane sözün ne demek olduğunu hatırlatmak gerekir ki anlamı da bilinmiyor artık bu sözün. Leb-i derya; denizin dudakları demek. Bana çok romantik gelmiştir denizin dudaklarında yaşamak. Sosyo-kültürel olarak insanların denizle iç içe yaşaması manasına geliyor. Deniz ile olan ilişki insanların yaşayışlarını davranışlarını kişiliklerini etkiler.
Bir deniz kenti olan İstanbul’da son yıllarda toplumun denizle olan ilişkisi iyiden iyiye kesildi. Bu kesinti, sahil yolunun yapılmasıyla başladı. Trafiğe çözüm olsun diye yapılan bir yol İstanbul’un trafik sorununu çözmedi ancak uzun bir hat üzerindeki semtlerin deniz ile olan ilişkisini kesti. Birçok tarihi yapı yok edildi. İstanbul gibi bir şehirde nüfus ve şehir planlaması yapmaktansa bir yol açmak kısa vadede kolay bir çözüm olabilir ama uzun vadede getirisinden çok sosyo-kültürel manada götürüsü oldu. Trafik sorunu ise hala çözülmeyi bekliyor.
İnsan, ne kadar uzağa bakabilirse göz sağlığı o kadar iyi olur. Uzaklara baktıkça ufkumuz hem zihinsel hem de göz sağlığı açısından gelişir. Denize bakmak, denizle iç içe olmak bizleri daha ileriye götürür. Sonsuzluk hissi verir deniz insana ve insan hep o sonsuzluğu arzular. Sınırlar içinde kalmayı sevmez insan, özellikle de bizim insanımız. Yaşam alanları küçülüp, odaları daralmaya başladıkça insanların psikolojisinin ve toplumsal yapının da bozulduğu su götürmez bir gerçektir. Bu sınırlardan biri de deniz ile semt/mahalle arasındaki ilişkiyi kesen ve algımızda bir sınır oluşturan yollar. Çünkü oluşan sınır, fiziki olarak aşılamaz olmasa da zihnimizde bir engel olarak bu algı oluşuyor ve bu da bize ket vuruyor. Evet o yolu aşıp denizin kenarına gidebilirsiniz ancak artık denizle yaşamış olmuyor sadece deniz kenarına gitmiş oluyorsunuz. Denizle yaşamak; denizle iç içe olmak demektir. Ulaşılması gereken bir hedef değil, yanı başınızda, hayatınızın bir parçası olması demektir.
İstanbul’da, denizle olan ilişkinin kesildiği bölgelerden birisi de Eyüp. Haliç’in etrafını bir kafes gibi çevreleyen bir yol, bu yolu daha büyük yollara bağlayan kavşaklar ve tüm bu sınır öğelerine ek olarak inşaatı devam eden tramvay yolu. Menderes döneminde yapılan sahil yolu örneğinde olduğu gibi kolaycılığa kaçılarak belirlenmiş bir güzergâh. Zaten bir yol var, o yola bir de tramvay koyalım da halka hizmet olsun. Böylece ulaşım sorununu kolayca halletmiş olalım. Tramvay, metro gibi toplu taşıma sistemleri tabii ki gelişmiş sistemlerdir ve bir anlamda da medeniyet sembolüdür. Ancak bu gelişmişliğin göstergelerinden birisi de planlamadır. Yanlış planlamayla en modern ve en gelişmiş sistem sorunlu bir sistemin parçası haline gelir.
Bir endüstri mirası havzası olan Haliç’i şimdikine göre çok daha iyi değerlendirebilirdik ama olmadı. Bu zenginliği toplumun yararına değerlendirmek bir yana, toplumun onunla olan ilişkisini de yıllar içinde yapay sınırlarla kestik. Şimdi bir sınır öğesi daha ekleniyor. Gidişat bu sınırların sadece Eyüp’te değil İstanbul’ un her yerinde eklenmeye devam edeceği yönünde. Bu noktada aklıma bir anım geliyor. Lise yıllarımda Eskişehir’de iken, Trabzonlu bir arkadaşım vardı ve Eskişehir’i pek beğenmezdi. O, Trabzon’un Karadeniz kenarındaki köylerinden birinden gelmişti Eskişehir’e ve sürekli denizden bahseder, denizle olan yakınlıklarıyla ilgili anılar anlatırdı. Karadeniz insanının o mağrur duruşu ve aksanıyla bize “taşa bakandan adam mı olur” derdi.
Giderek artan betonlaşma ve “proje” adı altında yapılan hatalı uygulamalar bütün şehri tehdit ederken, İstanbul’un önemli merkezlerinden birisi olan Eyüp’te bunlardan etkileniyor. Gelişim için çevreye müdahale etmek bir zorunluluktur ancak bu müdahalenin biçimi sonucun belirleyicisidir. Nitelikli bir kent için birçok “proje” yerine, toplumsal ihtiyaçlar odaklı, toplumu ekonomik ve sosyo-kültürel olarak geliştirecek, yüz yıl sonrasını planlayan ve öngören çalışmalar yapılmalıdır. Son yıllarda düştüğümüz nicelik batağından kurtulup niteliğe odaklanırsak daha yaşanabilir bir İstanbul’a ve Eyüp’e ulaşabiliriz.